Yamyamlar Üstüne Denemesi

Yamyamlar Üstüne

yamyamlar üstüne denemesi mobilsohbetodalari.org

 

Aklın kurallarına uyarak barbar diyebiliriz Yamyamlara, ama bize

benzemiyorlar diye barbar diyemeyiz onlara; çünkü barbarlıktan yana

onları her bakımdan aşmaktayız. Savaşları soylu ve yiğitçe bu

insanların. Savaş denilen bu insan hastalığını biz haklı ve güzel

görebiliriz de onlar niçin görmesinler? Kaldı ki onlarda savaş

yalnız değer kıskançlığından ve yarışmasından doğuyor. Yeni

topraklar kazanmak için savaşmıyor bu Yamyamlar; çünkü doğanın

bereketi onlara her şeyi, çabasız, çilesiz öyle bol bol sağlıyor ki

topraklarını genişletmenin bir gereği kalmıyor. Henüz doğal isteklerini

doyurmakla yetindikleri mutlu bir dönemde yaşıyorlar: Bunun

ötesindeki her şey gereksiz onlar için. Herkes kendi yaşında olanlara

kardeş, kendinden genç olanlara evlat diyor ve bütün yaşlılar herkesin

babası sayılıyor. Yaşlılar bütün varlıklarını hiç bölmeden herkese

birden miras bırakıyorlar; doğanın bütün yaratıklarına verdiği her şey

böylece herkesin oluyor. Komşuları dağları aşıp kendilerine saldıracak

olurlarsa ve savaşı kazanırlarsa, zafer, onurdan başka bir şey

sağlamıyor onlara; değer ve erdem bakımından üstünlüklerini

göstermiş oluyorlar yalnız. Yenilenlerin malına mülküne ihtiyaçları

olmadığı için kalkıp yurtlarına dönüyorlar ve orada hiçbir şeyin

eksikliğini duymadan kendi varlıklarının tadını çıkarmasını,

onunla yetinmesini biliyorlar. Savaşı berikiler kazanırsa onlar da öyle

davranıyor. Tutsaklarından bütün istedikleri yenildiklerini kabul

etmeleri yalnızca; ama yüzyılda bir olsun buna yanaşan çıkmıyor

sözleri, davranışlarıyla yiğitliklerine en küçük bir toz kondurmaktansa

ölmeyi yeğ görüyor hepsi. Öldürülüp etlerinin yenilmesini daha

onurlu sayıyorlar. Tutsakları özgür bırakıyorlar ki, yaşamayı daha tatlı

bulsunlar; nasıl ölecekleri, ne işkencelere uğrayacakları, nasıl

parçalanıp yenilecekleri anlatılıyor, bunun için yapılan hazırlıklar

gösteriliyor kendilerine. Bütün bunlar ağızlarından bir tek gevşek,

onur kırıcı söz alabilmek, kaçmaya heveslendirip onları korkutmuş,

dirençlerini kırmış olma üstünlüğünü kazanmak için! Çünkü, iyi

düşünülürse, gerçek zafer budur aslında:

 

(Claudianus)

Zafer zafer değildir

Yenilen düşman yenilgiyi kabul etmedikçe.

Pek yaman savaşçı olan Macarlar düşmanlarına aman dedirttiler mi

daha ilerisine gitmezlermiş. Canlarına kıymadan, baç istemeden

bırakır çok çok bir daha kendilerine karşı savaşmayacaklarına söz

verdirirlermiş.

Düşmanlarımıza karşı kazandığımız üstünlüklerin birçoğu

kendimizin olmayan eğreti üstünlüklerdir. Kol bacak sağlamlığı

yiğitliğin değil hamallığın şanındandır gürbüzlük cansız, bedensel bir

değerdir; düşmanımızı şaşırtmak, güneşin ışığıyla gözlerini

kamaştırmak bir talih işidir eskrimde üstünlük korkak ve değersiz bir

adamın da elde edebileceği bir ustalık, bir bilgidir. Her insanın ölçüsü,

değeri yüreğinde, istemindedir asıl. Yiğitlik, kolun bacağın değil,

yüreğin, ruhun sağlamlığındadır atımızın, silahlarımızın değerinde

değil, kendi değerimizdedir. Yüreği yılmadan düşen dizleri üstünde

savaşır, der Seneka. Ölüm tehlikesi karşısında kılı kıpırdamayan, can

verirken düşmanına yiğitçe yukarıdan bakan bize değil talihe alt

olmuştur yenilmiş değil öldürülmüştür.

En yiğit kişiler en mutsuz insanlardır kimi zaman… Biz yine

hikayemize dönelim: Bu tutsak yamyamlar bütün korkutmalar

karşısında aman dilemek şöyle dursun, iki üç aylık bekleme sırasında

güleryüzle dolaşıyorlar düşmanlarını, yapacaklarını bir an önce

yapmaya kışkırtıyorlar; meydan okuyor, küfür ediyorlar onlara,

korkaklıklarından, yitirdikleri savaşlardan sözediyorlar. Bir tutsağın

söylediği türkü var bende; şöyle sözler ediyor içinde: Gelin hepiniz

yiğitçe, toplanın yiyin beni; yiyecek olduğunuz kendi babalarınız,

atalarınızdır, çünkü onların etleriyle beslendi bu bedenim benim.

Bu pazılar, bu et, bu damarlar sizin, zavallı budalalar; atalarınızın

özünü görmüyor musunuz onlarda? Tadına bakın, kendi etinizin tadını

bulacaksınız onlarda…

Bu yamyamlardan üçü, bizim düşkünlüklerimizi öğrenmenin rahatlık

ve mutluluklarını ne ölçüde kaçıracağını, yenilik hevesiyle kendi

güzelim göklerini bırakıp bizimkilerin altına gelerek bizimle ilişki

kurmanın başlarına neler getireceğini, bugün bir hayli ilerlemiş

olduğunu sandığım yıkılışlarını bilmeyerek Fransa’nın Rouen şehrine

gelmişlerdi; rahmetli kral Charles da oradaydı o zaman. Kral uzun

uzun konuştu onlarla. Yaşayışımız, zenginliğimiz, güzel bir kent

örneğimiz gösterildi. Sonra bizimkilerden biri ne düşündüklerini, en

çok neyi beğendiklerini sordu.

Üç şey söylediler; üçüncüsünü ne yazık

ki unutmuşum. En başta şaştıkları şey sakallı, güçlü kuvvetli, silahlı

bir sürü adamın çocuk yaşındaki bir krala bekçilik, uşaklık ettikleri,

niçin bunlardan birinin kral seçilmediği olmuş. İkincisi, kendi

dillerinde bir tek bedenin eli kolu, parçaları birbirinin yarısı olarak

anlatılan insanlardan kimilerinin neden bolluk, rahatlık içinde keyif

sürüp de birçoklarının dilenciler gibi kapılarda, açlık ve perişanlık

içinde yaşadıkları olmuş. Nasıl oluyor da demişler, bu yoksul yarımlar

böylesi bir haksızlığa katlanıyor, öteki yarımların boğazlarına

sarılmıyor, evlerini ateşe vermiyorlar!

(Kitap 1, bölüm 31)