Üç Büyük Adam Denemesi

3 Büyük Adam

 

Bildiğim bütün insanlar arasında bir seçme yapmam istense, ben üç

insanı hepsinden üstün tutardım.

Bunlardan biri Homeros’tur. Homeros, Aristoteles’ten ya da

Varro’dan daha mı bilgilidir, diyeceksiniz; hayır. Hatta şiir sanatında

Vergilius’un ondan hiç de aşağı kalmadığı ileri sürülebilir. Bu konuda

hüküm vermek, her ikisini de bilenlere düşer. Ben kendi hesabıma

yalnız birini, Vergilius’u, biliyorum. Açıkça söyleyeyim ki şiirde bu

büyük Romalı’nın aşılabileceğini aklım almaz.

Gerçi böyle söylerken Vergilius’un Homeros’tan esinlenip ders

aldığını, onun ardından yürüdüğünü, koskoca Aeneis’ini İlyada’nın bir

parçasından çıkardığını da unutmamalıyız; ama ben orasında değilim.

Bu adamı büyük ve neredeyse insanüstü bir varlık sayarken ben,

birçok başka şeyleri hesaba katıyorum. Hatta bazen, dehasıyla bunca

tanrılar yaratmış, insanlara da kabul ettirmiş bir adamın tanrılar

arasında yer almamış olmasına şaştığım bile oluyor. Körlüğüne,

yoksulluğun ve bilimlerin gelişmesinden önce yaşamış olmasına

karşın öyle gerçeklere ulaşmış ki ondan sonra yeni bir düzen

kurmak, bir savaşı yönetmek, dinden, felsefeden veya sanatlardan söz

açmak isteyenler, hangi mezhepten olurlarsa olsunlar, hep ondan ders

almışlar; her şeyi bilen bu yaman hocanın kitaplarını bütün bilgilerin

kaynağı saymışlardır.

(Horatius)

Güzel ne, kötü ne, yararlı ne, zararlı ne,

Bunları o daha iyi söyledi Chrysippos’tan, Crantor’dan.

(Ovidius)

Ondan, o tükenmez kaynaktan gelir,

Permessos’un kutsal suları şairlere.

(Lucretius)

Kalın Musa’ların yoldaşlarına

Onlardandır yıldızlara yükselen Homeros da

(Manilius)

Bu cömert kaynağı sonrakiler Akıttılar bütün kendi şiirlerine;

Bir ırmak bir sürü dereciğe bölündü, Bir insanın mirasıyla beslenerek.

Bu büyük adam, insan eserlerinin en değerlisini, doğa düzenine

aykırı giderek yaratmış; çünkü doğuşta her şey kusurlu olduğu halde

Homeros’ta şiir ve daha birçok bilgiler çocukluk çağına olgun,

kusursuz ve pürüzsüz olarak girmişler. Bu bakımdan onu ilk ve son

şair de sayabiliriz. Eskilerin de çok güzel gördükleri gibi Homeros

kendinden önce gelenlerden hiç kimseyi taklit etmediği için kendinden

sonrakilerden hiçbiri de onu taklit edememiştir.

Aristoteles’e göre

hayat ve hareket yalnız onun sözlerinde vardır. Yalnız onun sözleri

özlü sözlerdir. Büyük İskender, Darius’tan aldığı ganimetler arasında

değerli bir çekmece bulmuş ve demiş ki: Bunun içine benim

Homeros’umu koyun; savaşlarda bana en doğru yolları gösteren odur.

Anaksandridas’ın oğlu Kleomenes de Homeros’u, askerlik sanatını çok

iyi bildiği için, Lakedemonyalılar’ın şairi sayıyordu.

Plutarkhos’un Homeros’ta beğendiği taraf onun insanı hiçbir zaman

doyurup usandırmaması, okuyucuya durmadan değişen bir yüz

göstermesi, her sayfada yeni bir güzelliğe bürünmesidir. Bu değeri

Homeros’tan başkasında bulamazsınız. Delişmen Alkibiades bir gün

edebiyatla uğraşan birisinden İlyada’yı istemiş; adam yok deyince

Alkibiades tokadı yapıştırmış. Siz de bugün, dua kitabı olmayan bir

papaza ne dersiniz?

Ksenophanes bir gün Syrakusa Kralı Hieron’a yoksulluğundan

yakınırken iki kul tutmaya gücü olmadığını söylemiş. Hieron da demiş

ki: «İyi ama, senden çok daha yoksul olan Homeros’un ölmüşken bile,

on binden fazla kulu var.

Panaetius’un Platon’a «Filozorların Homeros’u» demesi de pek

anlamlıdır. Bütün bunlardan başka onun kadar ün kazanmış kim var

dünyada? Onun adı ve eserleri kadar dillere destan olmuş ne var?

Troya, Helena ve savaşları belki de olmuş şeyler değildir; ama onları

bildiğimiz kadar neyi biliriz? Çocuklarımıza hala Homeros’un üç bin

yıl önce uydurmuş olduğu adları veriyoruz. Hektor’u, Akhilieus’u kim

tanımaz? Yalnız birkaç soy değil, ulusların birçoğu kaynaklarını bu

masallarda arıyor. Türklerin Padişahı İkinci Mehmet, Papa İkinci

Pius’a şunları yazmış:

«İtalyanların bana düşman olmalarına şaşıyorum; biz de İtalyanlar

gibi Troyalılar’ın soyundanız. Yunanlılardan Hektor’un öcünü almak

benim kadar onlara da düşer; onlarsa bana karşı Yunanlılar’ı

tutuyorlar.»

Öyle büyük bir komedya ki bu İlyada, yüzyıllardan beri krallar,

devletler, imparatorlar sanki ondan aldıkları rolleri oynuyorlar, bütün

dünya bu komedyanın sahnesi oluyor, yedi büyük Yunan şehri (İzmir,

Rodos, Kolophon, Salamis, Khios, Atina, Argos.) arasında

Homeros’un doğduğu yer konusu yüzünden kavga çıktı; aslının

bilinmemesi bile onun için bir onur oldu.

Öteki büyük adam İskender’dir. Seferlerine kaç yaşında başladığnı,

ne kadar az bir kuvvetle ne büyük işler başardığını, ardından gelen

görgülü ve ünlü dünya komutanları arasında daha çocukken kazandığı

üstünlüğü, her tehlikeyi göze alarak, (nerdeyse haddini bilmeyerek

diyecektim),

(Lucianus)

Önüne çıkan tepelerde ne varsa yıkarak

Geçtiği her yerin altını üstüne getirerek.

başardığı seferlerde talihten gördüğü inanılmaz kolaylığı düşünün.

Otuz üç yaşında bu adam dünyada insan yaşayan bütün toprakları

zaferle dolaşmış, yarım bir ömür içinde bir insanın gösterebileceği

bütün kudreti göstermiş; o kadar ki İskender’in yaşını gördüğü işlere

göre hesaplarsanız hiçbir insanın ulaşamayacağı bir yaş bulursunuz.

İskender’in askerlerinden sayısız kral soyları türemiş; ölümünden

sonra dünya onun dört komutanı arasında paylaşılmış; uzun zaman da

onların torunları elinde kalmış.

İskender’in ahlak değerleri saymakla

bitmez; doğruluk, nefsine egemenlik, cömertlik, sözünde erlik,

yakınlarına sevgi, düşmanlarına insanlık. Gerçekten onun ahlakına hiç

diyecek yoktur; gerçi pek nadir olarak haksızlıklar da etmiştir; ama bu

kadar büyük işler başarıp da haksızlık etmemek mümkün değildir. Bu

gibi insanları, hareketlerine egemen olan düşünceyle toptan

yargılamak gerekir. Thebai’nin yıkılması, Memandros’un ve Ephestion

hakiminin, yüzlerce İranlı esirin, bir sürü Hindli askerin, çocuklarına

varıncaya kadar bütün Kos halkının öldürülmesi kolay hoş görülecek

işler değildir ama Kleitos’u öldürmekle işlediği suçu fazlasıyla

ödemesi ve daha başka davranışları gösteriyor ki yüreği temizdi; iyilik

için yaratılmış bir insandı. Onun hakkında pek yerinde olarak derler

ki: İyilikleri doğasının, kötülükleri talihinin eseridir. Biraz kendini

beğenmiş olmasına, kötülenmeye hiç dayanamamasına, Hindliler’i

asıp kesmekte pek ileri gitmesine gelince, bütün bunlar bence yaşına

ve hayatının baş döndürücü hızına verilebilir.

Ya askerlik değerleri, atılganlığı, tedbirliliği, sabrı, disiplini, ustalığı,

mertliği, talihi (ki Annibal’i görmemiş olsaydık İskender’i bu

bakımdan aşacak adam olmazdı); bir erkek olarak tanrısal yaratılışı ve

güzelliği; o genç, o dinç, o alev gibi yüz, o dimdik baş, o aslanca

duruş…

(Vergilius)

Tıpkı, Venus’un sevdiği sabah yıldızının

Deniz sularında yıkanmış temiz yüzünü gösterince

Karanlıkları dağıtması gibi.

bilgide ve düşüncedeki üstünlüğü; temiz, lekesiz ve

eşsiz ününün büyüklüğü ve sürekliliği. Ölümünden sonra onun

madalyalarını taşımayı herkes uğur sayıyordu.

Krallardan sözetmemiştir. Hala bugün Müslümanlar, bütün tarihleri

küçük gördükleri halde onun tarihine büyük bir değer verirler. Bütün

bu değerleri biraraya getirerek düşünecek olursanız İskender’i

Caesar’dan üstün tutuşuma hak verirsiniz. Caesar onunla boy

ölçüşebilecek tek adamdır. Hatta talihin İskender’e yardım ettiği kadar

Caesar’a yardım etmediğini yadsıyamayız.

İkisinin birçok tarafları birbirine eşittir ama Caesar’ın İskender’den

üstün bir tarafı yoktur.

Bu iki adam dünyanın dört bucağını kasıp kavuran iki yangın, iki

seldi. Caesar’ın tutkusunda daha az taşkınlık olsa bile, sonunda hem

kendisi, hem ülkesi, hem de dünya öyle felaketlere sürüklendi ki, her

ikisinin değerlerini teraziye koyunca, İskender ister istemez daha ağır

basıyor.

Üçüncü ve bence en değerlisi Epaminondas’dır. Ünü ötekilerden çok

daha azdır; ama ün, değerin öz unsurlarından değildir. Epaminondas’ta

dayatış ve yürek istediğiniz kadar: Hem de tutkunun doğurduğu

cinsten değil, bilginin ve aklın olgun bir ruha aşıladığı cinsten.

Bundan yana, İskender’den, Caesar’dan aşağı kalmaz; çünkü kazandığı

zaferler ne öyle çok, ne de öyle parlak olmamakla birlikte ne koşullar

altında kazanıldıkları düşünülecek olursa, hem çetinlik ve büyüklük,

hem de yiğitlik ve askerlik bakımından onların zaferleri kadar

değerlidir.

Yunanlılar onu, hiç duraksamadan en büyük adamları

saymışlardır. Yunanistan’ın en büyük adamı olunca da dünyanın en

büyük adamı sayılmak zor değildir. Bilgisine ve olgunluğuna gelince,

Yunanlılar’dan kalan bir söze göre onun kadar çok bilen ve onun kadar

az konuşan adam yokmuş. Epaminondas Pithagoras okulundandı. Az

şey söylemiş, fakat söylediğini herkesten daha iyi söylemiş. Hatiplikte

eşsiz ve çok inandırıcı imiş.

Ahlakına, vicdanına gelince, iş başına gelmiş insanların hiçbiri

bundan yana onunla boy ölçüşemez. Bu tarafıyla, ki insan da asıl bu

tarafıyla insandır, hiçbir filozoftan, hatta Socrates’den bile aşağı

kalmaz. Epaminondas’ta ruh temizliği temelli, sürekli, değişmez,

bozulmaz bir haldir. İskender’in bu tarafı onun yanında sönük, kaypak,

katışık, yumuşak, gelişigüzel kalır.

Eskiler büyük komutanları, türlü halleriyle inceledikten sonra her

birinde, ünün asıl nedeni olan bir özel değer bulurlardı. Yalnız

Epaminondas’da erdem ve bilgi sürekli ve aynı derecede yüksekti;

yalnız o, insan hayatının her yönünde, devlet işlerinde, kendi işlerinde,

savaşta ve barışta, onurlu yaşayıp kahramanca ölmekte aynı

büyüklüğü gösterebilmiştir. Ben hiçbir insanın hayatına, her

bakımından, onunkine duyduğum kadar saygı ve sevgi duymamışımdır.

Şu kadar ki, birlikte inat etmesinde ben, yakın dostları gibi büyük bir

ahlak üstünlüğü görmüyorum. Yalnız bu hareketini, ne kadar yiğitçe

ve saygıdeğer de olsa biraz çiğ buluyorum ve bu tarafına özenmeyi

aklımdan geçirmiyorum. Ondan ayırt edemediğim tek insan Scipio

Aemilianus’tur. Onun ölümü de o kadar kahramanca ve onurlu,

bilimlerdeki anlatışı o kadar geniş ve derindir.

Hayatında onu en çok sevindiren şeyin, Leuktra’da kazandığı zaferle

anasına babasına verdiği sevinç olduğunu söylemiştir. Onların

sevincini, böyle onurlu bir işten kendisinin duyduğu haklı ve derin

sevince üstün tutması ne kadar anlamlıdır.

Yurdunu kurtarmak için bile bir adamı sorgusuz, sualsiz öldürmeyi

doğru bulmazdı: İşte bunun için arkadaşı Pelopidas’ın Thebai’yi

kurtarmak için giriştiği işi pek soğuk karşılamıştır. Bir savaşta bile,

karşı tarafta bulunan bir dosta rastlamaktan kaçınır, onu ölümden

korumak isterdi.

Epaminondas, Korinthos yakınlarında More’nin kapılarını tutmak

isteyen Lakedemonyalılar’ı mucizeyi andıran bir vuruşla yardıktan

sonra, kimseyi kovalayıp öldürmeden yürüyüp gitmişti yoluna.

Düşmanlarına karşı bile bu kadar insanca davranan bu adamdan

kuşkulanan Boietialılar, elinden başkomutanlığı aldılar. Böyle bir

nedenle atılmak onun için ne büyük onur! Az sonra da hiç utanmadan

ona tekrar yerini vermek zorunda kaldılar; anladılar ki şan ve onurları,

kurtuluşları ona bağlıydı. Zafer her gittiği yerde gölgesi gibi ardından

geliyordu. Ülkesinin onunla parlayan yıldızı onun ölümüyle söndü.

(Kitap 2, bölüm 36)

Yaşamımızı ölüm kaygısıyla, ölümümüzü de yaşama kaygısıyla

bulandırıyoruz.

(Kitap 3, bölüm 12)