Ruh ve Beden Hazları Denemesi

Ruh ve Beden Hazları

Ruh ve Beden Hazları MobilSohbetOdalari.orG

 

Denebilir ki bence, bu dünya zindanında, ne yalnızca ruh, ne de

yalnızca beden sayılabilecek hiçbir şey yoktur insanda: Ve (kimi din

adamlarının ruhlarını kurtarmak için yaptıkları gibi), insan bedenine

işkence etmek günahtır. İnsanın zevk duymasını en azından, acı

çekmesi kadar hoş görmemiz gerekmez mi aklımızı kullanırsak?

Azizler nefislerini körletirken acıların en büyüğünü duyuyorlardı;

bileşik olmaları dolayısıyla beden de katılıyordu elbet bu acıya, hiç de

kendi davası olmadan. Öyle ki bedenin acı çeken ruha yalnızca

katılması, yardım etmesiyle yetinmemişler, ona ayrıca korkunç

eziyetler etmişler ki, ruhla beden yarışırcasına insanın, çetinliği

ölçüsünde kurtarıcı bir azaba soksun!

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, ruhu beden hazlarından soğutmak,

bir köleyi sevmediği bir işe zorlar gibi onu hiçbir şeyden tat almamaya

alıştırmak haksızlık değil mi? Ruha düşen daha çok zevkleri koruyup

geliştirmek, onlara katılıp karışmaktır yönetim görevi ondadır çünkü.

Ruhun yapacağı bir şey de, bence, kendine özgü zevkleri bedene

tadabileceği kadar tattırıp benimsetmek, bu zevklerin ona tatlı

gelmesini, yararlı olmasını sağlamaktır. Çünkü, dedikleri gibi, bedenin

kendi iştahlarına ruha zarar verecek ölçüde düşmemesi gerektiği

doğrudur, ama ruhun da kendi heveslerine bedene zarar verecek

ölçüde düşmemesi neden doğru olmasın?

Benim pek öyle soluğumu kesecek tutkularım yoktur. Benim kadar

boş zamanı olmayan başkalarına cimriliğin, yükselme hırsının,

kavgaların, davaların verdiği aşk daha rahatlıkla verebilirdi bana:

Kendime daha iyi bakar, daha dikkatli, daha tok gözlü, daha alımlı

olurdum; ihtiyarlığın surat asmalarından o biçimsiz, o zavallı surat

asmalarından korurdu beni aşk; daha fazla sevip sayılmanın sağlam ve

akıllıca yollarını aratırdı bana; ruhumu umutsuzluktan, bezginlikten

kurtarıp kendi kendisiyle barıştırdı; benim yaşımdakilere işsizliğin ve

kötüleşen sağlık durumunun yüklediği bir sürü sıkıntılı düşüncelerden,

kasvetli kaygılardan uzaklaştırırdı beni; doğanın ilgilenmez olduğu

kanımı ısıtır, coştururdu; çöküşüne doğru alabildiğine giden bu zavallı

insanın çenesini dik tutturur, sinirlerini biraz gerer, canına dirilik,

tazelik getirirdi. Ama bu mutluluğa yeniden ermenin hiç de kolay

olmadığını iyi bilirim; gücümüz azalıp görgümüz arttıkça zevkimiz

daha nazlı, daha titiz oluyor az şey getirebildiğimiz zaman çok şey

bekliyoruz; seçilmeyi en az hakettiğimiz bir yaşta daha çok seçme

hakkı istiyoruz; kendimizi bildiğimiz için de daha az atılgan, daha

kuşkulu oluyoruz; kendimizin ve başkalarının   durumlarını

bildiğimizden, sevileceğimizden emin olamayız. Kendimden utanırım

kanı kaynayan taptaze gençler arasında:

(Horatius)

Onlar ki kalkar dimdik genç uzuvları

Tepeye yeni dikilmiş bir fidan gibi.

Ne işimiz var o sevinç yelleri ortasında bu düşkün halimizle?

(Horatius)

Görsün diye mi ateşli gençlik

Kahkahalarla gülerek

Bizim küllenen meş’alemizi.

Güç de, akıl da onlardan yana; bırakalım meydanı gençlere;

yarışamayız onlarla.

O yeşeren güzellik bu hantal ellere gelmez, kaba yollarla kazanılmaz.

Çünkü, ne demiş bir eski filozof, ardına düştüğü bir körpeden yüz

görmeyişiyle alay eden birisine: Dostum peynirin bu kadar tazesini

olta ısırmıyor!

Aşk, karşılıklı duyumlar, uyumlar isteyen bir ilişkidir. Başka zevkleri

insan ayrı cinsten türlü karşılıklar ödeyerek elde edebilir; ama bunda

aldığını parayla ödemek zorundadır. (Kitap 3, bölüm 5)