Kitapların Değeri Denemesi

Kitapların Değeri

Bir insanın değerini anlamak istedim mi, kendinden ne kadar

memnun olduğunu, söylediklerini, yaptıklarını kendini ne dereceye

kadar beğendiğini sorarım. Şu türlü özürleri pek dinlemek istemem:

Bu işi laf olsun diye, şakacıktan yaptım;

(Ovidius)

İşi daha bitmeden çıktı tezgahtan.

bir saat bile durmadım üstünde; yaptıktan sonra bir daha gözden

geçirmedim. Öyleyse, derim, bırakın bu işleri de hangi eseriniz sizi

tam veriyorsa, değerinizin hangisiyle ölçülmesini istiyorsanız onu

gösterin bana.

Sonra şunu sorarım: Eserinizde en güzel bulduğunuz

nedir? Şu parça mı, bu parça mı? Onda da beğendiğiniz yapısındaki

hoşluk mu, kullandığınız malzeme mi, bir buluş, bir düşünce, bir bilgi

mi?

Hep görüyorum çünkü, insan başkasının işi kadar kendi işini

değerlendirmekte de aldanıyor, yalnızca araya duygu karıştığı için

değil, asıl değeri bilmediği, ayırt edemediği için. Bu eser, kendi gücü

ve talihiyle onu yapmanın buluş ve bilgi gücünü aşabilir. Ben kendi

hesabıma en az kendi eserimin değerini kestirebiliyorum.

Denemeler’i

bir batırır, bir çıkarırken hep kararsızlık ve kuşku içindeyim.

Kimi kitaplar vardır, salt konularıyla yararlı olurlar değerlerinde

yazarın payı yoktur. Üstelik öyle iyi kitaplar, öyle yararlı işler vardır

ki insan yapmış olduğuna utanır.

Örneğin ben şimdi tutsam istemeye istemeye bizim ülkenin

yemeklerini, kıyafetlerini yazsam, zamanımızdaki kralların

fermanlarını, halkın eline geçen mektuplarını toplasam; güzel bir

kitabın özetini çıkarsam (ki güzel bir kitabın her türlü özeti saçma bir

özet olur ya!) ve o kitap sonradan kaybolsa, buna benzer daha başka

işlere girişsem. Elbette gelecek kuşaklar bu yazılarımdan eni konu

yararlanabilir; ama ben o zaman talihimden başka neyimle

övünebilirim? Nice ünlü kitaplar, böylesi kitaplardır.

Birkaç yıl önce Philippe de Commines’i okuyordum.

Çok iyi bir yazardır kuşkusuz Commines. Kitabında şu yabana

atılmaz söz gözüme çarpmıştı: İnsanın efendisine ettiği hizmet

onun bu hizmete verebileceği karşılığı aşmamalı. Meğer bu

sözün değeri yazarda değil salt kendindeymiş. Aynı söze

geçenlerde Tacitus’ta rasladım: İyilikler insana, karşılığını

verebileceğini sandığı sürece hoş gelir. Bu ölçüyü aştılar

mı onları minnetle değil kinle karşılarız.

Seneka aynı şeyi

daha kuvvetle söylüyor: İnsan karşılık veremediğinden utandı mı

karşılık verecek kimsesi olmasını istemez.

Cicero da, biraz daha

gevşek: Memnun edemeyeceğini sanan, kimsenin dostu olamaz, diyor.

Bir konu, cinsine göre, bir adamı bilgili, zengin bellekli

gösterebilir. En kişisel, en değerli tarafını, ruhunun asıl gücünü ve

güzelliğini anlayabilmek için, kendinden olanla olmayanı ayırt etmek,

kendinden olmayan şeyleri de nasıl seçtiğine, düzenlediğine, nasıl bir

şekil ve dil kullandığına bakmak gerek. Başka türlü olur mu?

Ya

söylediğini başka yerden almış ve daha kötü bir şekle sokmuşsa?

Çoğu kez böyle oluyor. Kitaplarla alışverişim azsa yeni bir şairde

gördüğüm güzel bir buluşu övmeye cesaret edemem; önce bilen

birinin bana o parçanın şairin kendi malı olup olmadığımı söylemesi

gerek. O zamana kadar dilimi tutarım, neme gerek.

(Kitap 3, bölüm 7)

Yılların elimizden çekip aldığı yaşama zevklerini dişimiz

tırnağımızla savunmalıyız.

(Kitap 1, bölüm 39)

Derler ki, uzun süren hayat, hayatların en iyisi değildir, uzun

sürmeyen ölümse ölümlerin en iyisidir.

Ah bir dost! Eskiler dostluğun sudan ve ateşten daha zorunlu ve daha

tatlı olduğunu söylerler, ne doğru.

(Kitap 3, bölüm 9)